Onu Görünce Neden Sinirleniyorsun?

Hiç birini gördüğünüzde daha önceden tanışmamış olsanız bile antipati beslediğiniz oldu mu? Ya da bazı insanların -tanıdık tanımadık fark etmez- yüzünü görünce dahi sinirlendiğiniz? Aslında, sadece basit bir psikolojik reaksiyon veriyorsunuz. Pavlov’un köpekleriyle başlayan şartlı refleks serüveninin bu yolculukta ne kadar evrimleştiğine değindim.

Pavlov’un Köpekleri ve Klasik Koşullanma

1901 yılında Ivan Pavlov isimli Rus bilim adamı klasik koşullanmanın temellerini atan, günümüzde de “Pavlov’un Köpekleri” olarak adlandırılan deneyini gerçekleştiriyor. Deneyi özetlemek gerekirse Pavlov köpeklerin koşulsuz tepkisi olup yiyecek ile birlikte başlayan salya üretimini kendisinin çaldığı zil ile bağdaştırmayı deniyor. Daha sonrasında ise, eti vermeden sadece zil sesi ile de köpeklerin salya üretmeye başlayabileceği hipotezini geliştiriyor ve haksız da çıkmıyor. Kavramlarla açıklamak gerekirse, elimizde doğal bir uyarıcı var: et. Doğal uyarıcılar organizmanın bir gerekçeye ihtiyaç duymadan tepki vermesini sağlayan etmenlerdir, tıpkı göz ışık tutulunca göz bebeklerinin otomatik olarak büyümesi gibi. Deneyde koşulsuz uyarıcı olan et yani yiyecek ile tepki olan salyanın arasındaki bağ, zil ve salya arasında da kurulmaya çalışılıyor. Bu durumda da zil koşullu bir uyarıcı haline geliyor. Sonuç olarak köpek artık ete ihtiyaç duymadan zil ile de salya üretebilir hale geliyor.

Klasik Koşullanma İle Tepkilerimizin İlişkisi

Klasik koşullanma aslında biz farkında olmadan da kendimizi içinde bulabildiğimiz bir durum. Eğer ki bir arkadaşınız/ aile büyüğünüz sizi sürekli olarak üzüyor, ağlatıyorsa beyniniz onu ağlama-üzgün duruma sokma ve en sonunda sinirlenme tepkisi ile bütünleştirecektir. Sürekli olarak sizi iğneleyen, üzen bir insandan da zamanla soğumanız aslında bunun bir ürünü olarak ortaya çıkar. Ne kadar rasyonel olarak kendimizi tanımlasak da en nihayetinde duyguları ve tepkileri ile hareket eden canlılar olduğumuzdan, savunma psikolojisinin de getirdiği doğal bir refleks ile bu insanlara karşı öfke duymamız çok normaldir. Bu durumda altını çizmemiz gereken ve Pavlov ile de bağlantısının olduğu kısım da doğal tepkimizin bizi üzgün yapan şeyden uzak durma ve o şeye öfkelenme eğilimimizdir. Peki tanımadığımız kişilerle bu durumu yaşıyorsak?

İnsan beyni o kadar hızlı ve anlık çalışıyor ki, yeni birini gördüğümüz anda onunla ilgili aklınıza gelebileceğini bile düşünmediğiniz çıkarımlar yapabiliyorsunuz ve bunlar saniyenin sadece onda birinde oluyor!

ressemblance psychology ile ilgili görsel sonucu

Bunu yaparken de beyin geçmiş birikimlerinden, o ana kadar yaşadığı durumların tamamının sentezinden yola çıkıyor. Ortada hiçbir sebep yokken birini antipatik bulmamızı en temel sebeplerinden biri de işte bu bahsettiğimiz durum: zihnimizin o kişiyi negatif duygular beslediğimiz biriyle bağdaştırması.

Küçük gri hücreleriniz yeni tanıştığınız kişinin belki yüz hatlarını belki fiziğini belki de giydiği kıyafetleri size kötü deneyimler yaşatan kişiyle bağdaştırdı ve sizi otomatik olarak yine kötü bir olay yaşamamanız için antipati besleterek uzak tutmaya çalıştı. Çünkü o insan = üzülmek, sinir eşleştirmesine sahipti.

Bu durumdan zaman içinde kurtulmak tabii ki mümkün, hatta 5 dakika içerisinde bile kişiye tutumunuz çok olumlu bir yönde değişebilir. Ancak anlık tepkileriniz yine belleğinizin istediği ölçüde gerçekleşecektir. Bundan sonra anlık tepkilerinizi ölçmeye çalışırsanız, Pavlov’un ne kadar haklı olduğunu görebilirsiniz.

Spotlight Effect : Sahnenin Işığı Sizde Mi?

Kalabalık bir yere girdiğinizde yürürken sanki herkes size bakıyor gibi hissediyor musunuz? Ya da sahnede repliğinizi unuttuğunuzda bunun çok önemli bir şey olduğunu? Olumlu olumsuz yaşadığımız olaylara başkalarının da aynı derecede önem vereceğini düşünme etkisine, spotlight effect deniyor. Bu yazımda bilinçaltımızın bize oynadığı bu oyundan bahsedeceğim.

Öncelikle isminden de anlaşıldığı üzere spot ışığı etkisi, yaptığınız her davranışın başkaları tarafından sanki siz sahnedeymişçesine fark edilmesi olarak tanımlanabilir. Her insanın hayatında en az bir defa bu etkiyi deneyimlediğini söylemek de yanlış bir bilgi olmaz. Altını çizmem gereken son konu da, sürekli bu şekilde hissetmenin anksiyeteye , ciddi derecede kaygı bozukluklarına, narsistik kişilik gelişimine ve daha birçok psikolojik rahatsızlığa sebebiyet vermesi.

Spot ışığı etkisi ile ilgili 2000’lerde “Tişört Deneyi” olarak geçen bir araştırma yapılmış. Araştırmada bir gruba üzerinde cringe olarak değerlendirilecek bir tişört giydirilmiş ve gruptaki katılımcılar onları gören insanların en azından yarısının bunu fark edeceğini düşünüp endişe duymuş; ancak sonuçlar sadece çeyreğinin tişörtü fark ettiğini doğrular biçimdeymiş. Öte yandan diğer gruba ise üzerinde Bob Marley, Martin Luther gibi toplum tarafından kabul görmüş ve sempati beslenilen insanların baskısının olduğu tişörtler giydirilmiş. Bu deney grubu da yine onları çok fazla insanın (iyi anlamda) fark edeceğini düşünmüş, fakat sonuçlar yine insanların yalnızca çeyreğinin dikkatini çekmesi olmuş.

ilk sütun: tahmin edilen, ikinci sütun: gerçekten olan

Bu görüşü yenmenin en pratik yollarından biri, kendinizi 3. biriymiş gibi düşünmek. Örneklendirecek olursak, alışveriş merkezine gittiğinizde binlerce yüz görüyorsunuz. Kaçı aklınızda kalıyor? Ya da ilk defa gördüğünüz bir insan üzerinde en fazla kaç saniye düşünüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Aslında bu tam olarak sizin için de geçerli; bazen herkesin kendi hayatı olduğunu, her gün onların da farklı farklı problemlerle karşı karşıya geldiklerini ve kendi hayatlarının baş kahramanları olduklarını unutuyoruz.

Evden çıkarken talihsizlik olur ya, bir çorabınızı farklı giymişsiniz. Dışarıda yürürken gördüğünüz herkesin o çorabı fark edeceğini, sizinle içten içe dalga geçeceklerini ve kendinizi rezil ettiğinizi düşünmeniz tamamıyla normal. Oysa bir de şöyle düşünün, şu ana kadar kaç insanın giydiği çorap aklınızda yer edindi? Dışarı çıktığınız zaman bir insanın çorabına ne sıklıkla dikkat ediyorsunuz? Bu tip soruları kendinize sormanız hem sizi rahatlatacak hem de aslında kafanızda büyüttüğünüz şeylerin sebebinin yalnızca kendiniz olduğu gerçeğiyle yüzleştirecek.

Spot ışığının kardeşi bir sanılgı da, “illusion of transparency” yani şeffaflık yanılsaması. Bu yanılsamaya düşmek de, hissettikleriniz hissettiğiniz ölçüde karşı tarafa geçtiğini düşünmenizle ilgili. Yani, üzgün veya kızgın olduğunuzda otomatik olarak bunu sizi gören herkesin de fark edeceğini düşünüyorsunuz. Bu tip bir yanılsama da kimi zaman sevdiğiniz insanların siz üzgünken bunu anlamadıklarını düşünüp size değer verilmediğini düşünmenize ya da sinirli bir anınızda size soru soran birine bir suçu yokken çıkışmanıza sebebiyet veriyor. Çünkü aslında ne demek istediğimizi, ne hissettiğimizi, ne yaşadığımızı 1. kişiden hissetmeye o kadar alışığız ki, empati yapma becerimizi zaman zaman kaybedebiliyoruz.

Spot ışığı etkisi de şeffaflık yanılsaması da hayatımıza stres getiren bilinçaltımızın psikolojik oyunları belki de. Başka bir açıdan baktığımızda da, abartı olamayacak derecede bulunmaları kendi benliğimiz açısından tıpkı diğer savunma stratejileri gibi makul bir düzeyde gerekli. Kim evden sürekli iki farklı çorap tekiyle çıkmak ister ki? Ne olursa olsun, bu durumları sık yaşamak kadar hiç yaşamamak da gayet normal. Yalnızca, sık yaşıyorsanız kendinizi rahatlatma yöntemleriyle bu durumu kontrolünüz altına rahatlıkla alabileceğinizi bilmenizde fayda var.

Hoşlandığımız Kişiyi Nasıl Seçiyoruz?

Bugün biraz daha psikolojik bir konuya değinmek istedim. Eylül ayında Yale Üniversitesi’nin psikolojiye giriş alanındaki sertifika derslerini almıştım. Kursta işlediğimiz bu konu çok ilgimi çekmişti ve sizinle de paylaşmak istedim.

Öncelikle, aşktan bahsetmiyorum. Aşkın kimyasının daha farklı olduğu ve belirli kriterlere bağlı olmadığı hala daha tartışılan bir konu. Burada bahsedecek olduğum bir insanı bilinçaltımızda yatan hangi kriterlere göre beğendiğimiz .

  1. Aşinalık (Familiarity)

Yapılan araştırmalara göre, bir şeyi ne kadar görürseniz onu o kadar beğenmeye başlarsınız. Bu insanlarda da geçerli bir prensip. Psikolojide terimin karşılığı “The Mere-Exposure Effect” olarak geçiyor. Yani maruz kaldığınız kişi/nesne ile geçirdiğiniz vakit artınca, ondan hoşlanma eğiliminiz de doğru oranda artıyor.

  1. Benzerlik (Similarity)

“Bize benzer olanı beğenmeye yatkınlığımız vardır.” diyor psikoloji. Her ne kadar zıt kutupların çekimi dense de özellikle yeni tanıştığınız biriyle ortak noktalarınızın olduğunu fark etmek o insanı beğenme ihtimalinizi artırıyor. Hipotezin daha çok ilk tanışmalarda geçerli olmasının sebebi ise yeni tanıştığınız insanla bağ kurabilmek için beyninizin bir şeyler araması ve bunu da benzer özelliklerinize tutunarak yapması.

  1. Çekicilik (Attractiveness)

Tabii ki fiziksel çekim de hoşlandığımız kişiyi belirlemekte çok büyük rol oynuyor. Özellikle erkeklerin fiziksel olarak çekici birinden hoşlanması kadınlarınkine göre daha yüksek bir potansiyel taşıyor. Peki çekiciliği ne belirliyor? Her insanın kafasındaki ideal farklı olduğundan bu da psikolojide “Eşleştirme Hipotezi (Matching Hypothesis) ile açıklanıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse, toplumun dayadığı güzellik/çekicilik algısının kişisel tecrübelerle katımından yola çıkan kişiye özgü yaratılmış ideal olarak tanımlayabiliriz.

Bu kriterler psikolojide yer edinmiş, belirli deneyler ve gözlemler çerçevesinde elde edilmiş bulgulardan yola çıkarak belirlenmiş. Ancak şunu bilmekte de fayda var ki, psikoloji değişken bir bilim. Geçerliliği çoğunluğa vurulsa da her bireyin davranışları arkasında aynı sebepleri arayamayız.